|
|  |
<%dim kontrol
kontrol = Request.ServerVariables("PATH_INFO")
if InStr(kontrol,"ekonomi") > 0 then%>
<%end if%>
<%dim kontrolor
kontrolor = Request.ServerVariables("PATH_INFO")
if InStr(kontrolor,"gundem") > 0 then%>
<%end if%>
| |
|
|
|
|
| Ersin KALKAN Fotoğraflar: Levent KULU |
|
Melania Gil de Sagredo adında bir genç kız kalkmış İspanya'dan gelmiş,
Beyoğlu'nda bir bakkal dükkanı açmış. Yaşı kemale ermiş Yutaka Okuda,
Japonya'daki hayatını bırakıp Marmara Denizi'nin kıyısında yeni bir
yaşamın kapılarını aralamış. Eamonn Lehane, İrlanda'nın kültürünü,
müziğini taşımış.
Amerikalı Linda Caldwell, eşi emekli olunca İstanbul'a yerleşip bir
delilik yapmış. Hepsinin maceraları farklı, buluştukları nokta aynı.
Onlar İstanbul'un yeni esnafı. Gece gündüz çalışıp, şehre her biri
birer inci tanesi güzelliğindeki küçük işletmeleri armağan ettiler.
Ortak özellikleri İstanbul'u çok sevmeleri. Bundan sonraki ömürlerini
burada, bizimle geçirmeye kararlılar.
Melania Gil de Sagredo (Deli Bakkal)
Bir delilik yaptı Asmalımescit'te bakkal açtı
Melania
Gil de Sagredo, İspanyol. Madrid Üniversitesi'nde işletme eğitiminden
sonra bir yıllık keşif seyahatine çıkmış. Farklı bir yerde, değişik bir
hayat kurmak mümkün mü, sorusuna cevap aramış. Hindistan, Fas, Latin
Amerika ülkeleri ve Avustralya'dan sonra İstanbul'a gelip kendisi gibi
düşünenlerle tanışmış. Ne iş yapayım diye düşünürken, eskisi gibi
kokan, kimyasallarla beslenmemiş, sebze ve meyveleri satarak
yaşayabileceğine ikna olmuş. İki yıl önce arkadaşları Aycan Yeniley ve
Alp Ekşioğlu'yla dükkan aramaya başlamış. O günlerde tanıştığı,
Asmalımescit semtindeki yaşlı bakkalın emekli olmak istediğini
öğrenmiş. "Burayı bana kirala" diye atlamış üstüne. Reddetmiş yaşlı
bakkal. Altı ay sonra bakkal bir gazoz ikram edip "Hálá kiralamak
istiyorsan, al senin olsun" demiş. Tadilattan geçirip açmış dükkanı
Sagredo. Adını da "Deli Bakkal" koymuş: "Bu ismi hem eski sahibini
hatırlatması, hem de 'deli'nin İngilizce'de hazır yemek satan mezeci
anlamına gelmesi nedeniyle seçtim. Ayrıca, İstanbul gibi tanımadığım
bir şehirde sıfırdan iş kurmak tam bir delilik." Deli Bakkal'da hem
organik ürünler satılıyor, hem de kahvaltı ediliyor.
Ana Gomez de Pablos (Venta del Toro)
Memurlar masa üstünden değil masa altından çalışıyor
Ana,
(43) Madrid doğumlu. Sosyoloji okuyor. Çocukluğundan beri resim ve
heykel yaptığı için, grafiker olarak çalışıyor. Sonra Madrid ve
Segovia'da el sanatı ürünlerinin satıldığı iki dükkan açıyor. İşi
büyütüp, Latin Amerika ve Afrika'yı dolaşıyor, yerel el işlerini alıp
ülkesinde pazarlıyor. Bu arada Türkiye'ye uğrayıp gümüş takı alıyor.
Zamanla toptancılığa geçiyor. Birkaç sene sonra bundan da usanıp, "Yeni
bir iş, hayat kurmalıyım" düşüncesiyle İstanbul'a geliyor. 1996'da
Beyoğlu'nda ilk İspanyol barını açıyor. Avrupalı'nın alışık olmadığı
bürokratik engellerle karşılaşınca barını kapatıyor. İkinci girişimden
bir süre sonra lokanta-bar açmayı deniyor. 2003'te Galata Kulesi'nin
yakınında Venta del Toro'yu açıyor. Dükkanın duvarlarındaki cam,
seramik süsler Ana'nın eseri. Sabahları dükkanın önünü kendi süpürüyor.
Çocukluğunun Madrid'ine benzediği İstanbul'u çok seviyor. "Tek
şikayetim memurlardan, çoğu masa altından çalışmayı tercih ediyor"
diyor.
Shellie Corman (Kahvedan)
San Francisco'yu bıraktı gökkuşağının altında yaşamaya geldi
Shellie
Corman, ABD'de, San Francisco'da ağız ve diş sağlığı uzmanıymış.
Yaşadığı kentten, işinden, Amerikan hayat tarzından çok yorulmuş. Daha
önce ziyaret ettiği İtalya ve Yunanistan'da kalmayı düşünmüş vazgeçmiş.
O dönem tatil için Türkiye'ye de gelmiş. En çok İstanbul'a tutulmuş.
İki yıl kadar önce yeniden gelmiş. Yağmurlu bir bahar günü, gökyüzüne
açılan bir caddenin üstünde gökkuşağını görmüş. "Neden bu gökkuşağının
altında yeni bir hayat kurmayayım ki?" demiş. Cihangir'de gördüğü
güzel, sakin bir kafede bir çay içmek istemiş. Sahibi Volkan Burç'la
tanışmış. İki hafta hemen her gün uğramış dükkana. Bakmış ki Volkan'la
iyi anlaşıyor, "ortak olalım" demiş. Birkaç ay sonra tası tarağı
toplayıp San Francisco'yu terk ederek İstanbul'a yerleşmiş. Dükkanda
birkaç yenilik yapmışlar. "Komşular birbirine yardım ediyor, dertlerini
paylaşıyorlar burada" diyor coşkuyla. Şimdi yeni bir hayat kurduğu
ülkeyi köşe bucak tanıyıp, Türkçe öğrenmek istiyor.
Eamonn Lehane (The Irish Pub James Joyce)
12 yılda işini büyüttü, marka oldu
Eamonn
Lehane (46) 12 yıldır Türkiye'de. Annesi İngiliz, babası İrlandalı.
Londra'da küçük bir İrlanda pub'ı işletirken, 1992'de bir Türk kızına
aşık olmuş. Gülsün, İngiltere'de eğitim görüyormuş. Gülsün Hanım,
1995'te mezuniyetten sonra "Londra'da ömrümü sürdüremem" deyip
İstanbul'a dönmek istemiş. İstanbul'a yerleşen çift bir süre sonra
evlenmiş. İki yaşlarında, dünya güzeli bir kızları var. "Londra gibi
durağan değil burası. Türkiye İrlanda'ya, İstanbul Dublin'e benziyor.
Türkler bizim gibi dans etmeyi, şarkı söylemeyi, eğlenmeyi çok
seviyor." 1996'da Gülsün Hanım'la birlikte "Irish Pub James Joyce"u
açıyorlar. Simgesi dört yapraklı yeşil yonca. Lehane; keman, gitar,
flüt gibi birçok enstrümanı çalıyor. Üç Türk müzisyenle bir grup
kuruyor Lehane. The Irish Group, her pazar İrlanda geleneksel folk
müziğini, modern motiflerle süsleyerek sunuyor. "Bu şehri yaşamak için
çilesini çekmek lazım. İstanbul'da eğlence ve yeme içme sektöründe
marka olmak, 10 yıl aynı kaliteyle işi yürütmek zor. Pub'ı, kurduğumuz
Irish Centre'a taşıdık. İrlanda yemekleri, içkileri, müzikleri bir
arada."
Yutaka Okuda (Yutaka Japanese Restaurant)
İçinden her çeşit balığın geçtiği kenti buldu ve yerleşti
Yutaka
Okuda (60) Japonya'nın Kyoto kentinde doğuyor. Çocukluğunda yemek
pişirmeye kafayı takıyor. Aşçılığa başlıyor, Tokyo'da işine devam
ediyor. Japonya'da 22 yıl çalıştıktan sonra Güney Kore'deki Seul
Hilton'a şef oluyor. Koreli bir kızla evleniyor, 10 yıl bu ülkede
yaşıyor. Uzakdoğu'daki 32 yıllık iş hayatına bir gün nokta koyuyor.
Eşini, fotoğraf makinesini alıp uzun bir Avrupa turuna çıkıyor. Bu
seyahatte, çalışmadan duramadığını, yeni bir hayat kurması gerektiğini
fark ediyor. 1998'de Romanya'da Kyoto adında bir restoran açıyor. Ama
Bükreş'te zorluk çekiyor, kendini bu kültüre uzak hissediyor. Bir gün
İstanbul'da iş yapan arkadaşı Fujibayaşi'yi ziyarete geliyor. "İşte
aradığım, ömrümü sürdüreceğim şehir" diye düşünüyor. O tarihte
Takarabune Japanese Restaurant adıyla işletilen lokantayı satın alıp,
İstanbul'da yerleşiyor. Yedi yıldır işinin başında. İstanbul'a ne
umutla geldiğini bir solukta anlatıyor: "Başlıca sebep her tür balığı
bulabilmem. Kentin güzelliği de beni çok etkiledi. İnsanları
sıcakkanlı. Dört mevsimi yaşayabiliyor, bütün sebze, meyve çeşitlerini
bulabiliyorsunuz. Arkadaşım Fujibayaşi, Japonya'ya dönmek istiyordu.
İşini devralmamı istedi. Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz,
durumu yani. Türkiye'de yaşamanın zorlukları var ama ben bu ülkeyi
sevdiğim için memnunum. Daha çok Türklere Japon geleneksel yemeklerini
tanıtmak istiyorum."
Stephanie Devalpine (Home Spa)
Dükkánı küçük planları büyük
Stephanie
Devalpine, Türkiye'ye ilk kez 1996'da, eşi, ABD'nin İstanbul
Konsolosluğu'nda göreve başladığında geliyor. Eşinin tayini
Kazakistan'a çıkınca, kızlarıyla İstanbul'da kalıyor. Bari bir iş
yapayım, diye düşünüyor. Çocukluğundan güzel kokulu banyo ürünleri ve
diğer kozmetikler ilgisini çekiyormuş: "Türkiye'de bu ürünler ithal ve
çok pahalı. Ari Kimya'nın sahibi Ali Bey'in yardımıyla kaliteli, yerli
banyo ürünleri geliştirmeye karar verdim. Sağlık Bakanlığı'nın da
onayını alarak yaptık." Devalpine, İstanbul'da geçen her gününden
memnun. Trafikten bile rahatsızlık duymuyor. Kültürel zenginliklerin
kendisini her gün defalarca şaşırtmaya devam ettiğini söylüyor.
"Sabahları çaycımızın elinde tepsiyle dükkandan içeri girmesini çok
seviyorum" diyor.
Nancy F. Öztürk (Çitlembik Yayınları)
Umarım dünyanın Türkiye'ye bakışı üzerinde etkimiz olur
Nancy
F. Öztürk (65), ABD'de Michigan'da küçük bir kasabada doğmuş. Michigan
Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı okuyup İran'da İngilizce
öğretmenliği yapmış. Okulda tanıştığı Aksel Öztürk'le (şu anda İTÜ'den
emekli Profesör) evlenmiş. 1974-1982 arası Boğaziçi Üniversitesi'nde
İngilizce öğretmeniymiş. Çitlembik Yayınları'nı 1992'de kurmuş. Halen
Türkiye'yi anlatan İngilizce ve Türkçe kitaplar yayınlıyorlar. Çocuklar
için de kitaplar basıyorlar. Nancy Hanım, İstanbul'a yerleşmeyi başta
istemediğini anlatıyor: "Türkiye'de hem güzel hem kötü günler geçirdim.
1970'lerin sıkıntılarını da yaşadım. Çitlembik'teki kızım Zarife, New
York'taki oğlum Mustafa, damadım Nikos Michalakis, gelinim Çiğdem
Öztürk'le aramızdaki sevgi beni hayata ve Türkiye'ye bağlıyor."
Linda Caldwell (Deli Kızın Yeri)
Dükkánının adı Sezen Aksu'nun şarkısından
Linda
Caldwell, ilk kez 1973'te Türkiye'ye gelmiş. O vakitler eşi Karamürsel
Amerikan Askeri Üssü'nde görevliymiş. Yıllar sonra eşini ikna etmiş.
Emeklilik sonrası, 1995'te İstanbul'a, Arnavutköy'e yerleşmişler.
Sonraki iki yıl Türkiye'den el sanatı örnekleri toplamış. Bunları
değerlendirmek için de bir atölye kiralamış. Anadolu tarzı bebekler,
Türk motifli şemsiyeler, sabunluklar, kutular, yastık ve minder yüzleri
yapmış. Kapalıçarşı'dan bir dükkan kiralamış. Sezen Aksu'nun
şarkısından esinlenip, adını "Deli Kızın Yeri" koymuş. Çarşı esnafı
arasındaki ismi "Deli Kız." İkinci dükkanında İznikli kadınların dantel
ve bebeklerini satıyor.
John Sytmen (John's Coffee)
İstanbul tanımadığını ısıran bir ejderha
Danimarka'da,
Kopenhag'da büyüyor. Aalborg Üniversitesi'nde okuyor. 1989'da yüksek
lisans için Bilkent Üniversitesi'ne geliyor. Usas'da bölge müdürü ve
Dan Cake International'in genel müdür yardımcısı olarak çalışıyor.
1995'te kendi işini, İstanbul'da Etiler'deki John's Coffee'yi açıyor.
On yılda şubeler açıp, yabancı ortaklarla işini büyütüyor.
John
Sytmen, 1985'ten 1993'e kadar İstanbul'u ise hep teğet geçiyor. Çünkü
İstanbul ona, hep bir ejderha gibi geliyor. Ama DanCake'e girince
mecburen ejderhanın koynuna girmek zorunda kalıyor. Geri dönmeyi
planlarken, sevgilisi nedeniyle o da İstanbul'da kalıyor: "İstanbul'a
uzaktan bakınca korkarsın, yakından bakınca yine korkarsın. Ancak
tanıyınca, bu dünyada daha iyi bir arkadaş bulamayacağını anlarsın."
Kahve
işine girmesini ise gözlemlerine borçlu: "1995'te kahve fincanı günlük
hayattan silinmiş gibiydi. Kahve kültüründen geriye kalan, Atatürk'ün,
zarif bir fincanla kahve içerken görüldüğü fotoğraftı. İşte bu kahve
fincanını tekrar Türkiye fotoğrafına yerleştirmek istedim. Mis gibi
kahve kokan bir mekan kurmak, kahveleri kendimiz de içmek istedik.
Bugün birçok insanın elinde kahve fincanı olduğunu görüyoruz. Ne mutlu
bana..."
|
|
|
|
 |
|
|
 |
| Bu haber hakkında henüz yorum yok |
|
|
|
 |
<%=incbannerStart%><%=incbannerEnd%>
|
 |
 |
|
<%=incbannerStart%><%=incbannerEnd%>
|
 |
|
|
<%test = Request.ServerVariables("PATH_INFO")
if InStr(test,"spor") > 0 or InStr(test,"bilim") > 0 or
InStr(test,"cuma") > 0 or InStr(test,"cumartesi") > 0 or
InStr(test,"pazar") > 0 or InStr(test,"kultursanat") > 0 or
InStr(test,"dunya") > 0 or InStr(test,"otoyasam") > 0 or
InStr(test,"gundem") > 0 or InStr(test,"ekonomi") > 0 or
InStr(test,"yasam") > 0 or InStr(test,"teknonet") > 0 then%>
<%end if%>
|
|
|
|